|
||||||||||||||||
|
Ersin Tokgöz, “Kaç Özgür Ersoy 1 Tuncay Özkan eder?”, Radikal, 23 Ağustos 2010.24. August 2010
Tutukluluk sürecinin cezaya dönüştürülmesi garabeti Tuncay Özkan ve Mustafa Balbay merkezli merhamet kampanyasına dönüştü, Bülent Arınç başta olmak üzere AKP’liler bile vicdan çağrısı yapmaya başladı ya. Geçen hafta benzer 41 bin kişinin daha olduğunu yazmış ve ‘Ergenekoncular insan... Peki ya diğerleri?’ diye sormuştum. Geçen bir hafta gösterdi ki gerçekten de insan olan sadece Ergenekoncularmış. Niye mi? Diğer 41 bin kişiye duyarsız olan Arınç’ın ağlayan vicdanı Tuncay Özkan için tekrar kabardı, Ergenekonsever medya Özkan serbest bırakılırsa hukuk katli son bulacak havasında kampanyaya devam etti, lanetler hep tek örnek üzerinden sisteme boca edildi. Ama bu kadar. 41 bin için tek ses yok. Yıldırım Türker, “Hapishanelerde Neler Oluyor”, Radikal Gazetesi, 21 Haziran 2010.21. June 2010
Zamanında ‘devlet zulmünün son mimari zaferi’ demiştik, F tipi hücrelere. Baş mimarlardan, o dönemin Adalet Bakanı hırstan gözü dönmüş bir tur operatörü gibi F tipi cezaevlerine toplu geziler düzenliyordu. Beyefendiliği ve zarafetiyle kimi çinko gönüllerde taht kuran Hikmet Sami Türk, gezdirirken “yüksek güvenlikli lüks hücreler” diye tanıtıyordu onları. Yeni hükümette Devlet Bakanlığına terfi eden sonraki Adalet Bakanı Cemil Çiçek de, bir cezaevi ziyareti sırasında kendisine sorulan bir soruya karşılık, “Cezaevi sözü içime dokunuyor. Buralar konukevi” demişti. Her gün şefkatli devletin o konukevlerinden mektuplar geliyordu. O cehennemlerde yaşatılanlar, yılmadan duyurmaya çalışıyorlardı seslerini. Öldüklerinde gazetelerde haber olamayanlar. Öldürüldüklerinde katillerinden hesap sorulamayanlar. Yıldırım Türker, “Azat'ın çilesi”, Radikal Gazetesi, 14 Haziran 2010.14. June 2010
Azat’ı hatırlayanınız vardır mutlaka. Ben hiç unutmadım. Korkum şudur. Ya o da vahşetlerden bir vahşet olarak solup gitmişse belleğimizin gerçekle kurgu arasındaki o alacakaranlık bölgesinde? İlk olarak 1998 yılının nisan ayında tanışmıştık A. ile. Şebnem Korur Fincancı,”Kader”, Evrensel Gazetesi, 24 Mayıs 2010.1. June 2010
Yaklaşık bir ay önce Türkiye İnsan Hakları Vakfı, İnsan Hakları Derneği ile birlikte bir basın toplantısı yaparak, 2009 yılında yaşanan insan hakları ihlallerini kamuoyunun gündemine yerleştirme girişiminde bulundu. Böyle ifade ediyorum, çünkü yerleştirebildiğini söylemek güç. Kamuoyunun gündemi ana akım medya kuruluşları tarafından belirlenmekte ve kamu tarafından da sorgulanmadan kabul görmektedir. Sorgulamama alışkanlığımıza dair bu köşede çokça yazdım. Felsefesiz bir toplum olmanın acısından çokça dem vurdum. Yazmak istediklerim bunlara dair değil. Şebnem Korur Fincancı, “Sınırlar”, Evrensel, 19 Nisan 2010.30. April 2010
Yaşamımızdaki sınırları kim çizer? Düşmanı dışarıda arama davranışının tek tipliğidir beni bu soruyu sormaya iten. Bu toprakların havasından mıdır, suyundan mı, yoksa bir türlü feodalizmin dehlizlerinde çıkış yolunu bulamamaktan mıdır, bilinmez. Birey olmak, bireysel sorumlulukların farkındalık ve iç hesaplaşma alışkanlığı kolay olmuyor, aşiretlerle, tarikatlarla yoğrulunca. Aidiyet kutsanıyor. Ait olunanla birlikte olabilmenin yolu da, keskin sınırlar çizmekten geçiyor etrafımıza kalın kalın.
Kerem Altıparmak, “Köprüden Önce Son Çıkış: Türkiye İnsan Hakları Kurumu Kanun Tasarısı’nın Eleştirel Değerlendirmesi”16. February 2010
Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi İnsan Hakları Merkezi’nden Kerem Altıparmak’ın, Türkiye İnsan Hakları Kurumu Kanun Tasarısı hakkında kaleme aldığı “Köprüden Önce Son Çıkış: Türkiye İnsan Hakları Kurumu Kanun Tasarısı’nın Eleştirel Değerlendirmesi” başlıklı rapora AÜ SBF İnsan Hakları Merkezi sitesinden (http://ihm.politics.ankara.edu.tr/) veya doğrudan linkten: http://ihm.politics.ankara.edu.tr/userfiles/file/Kopruden%20son%20cikis.pdf ulaşabilirsiniz. Yavuz Önen, “Bir Filmin Eleştirisi: Bastırılmış Romanlar, Kışkırtılmış Türkler”, BİA Haber Merkezi, 13 Ocak 2010.14. January 2010
Filmimiz mutlu sonla bitti. Son sahnede MHP yer aldı. Olayların tertipçisi olduğu söylenen Selendi’nin MHP’li Belediye Başkanı Nurullah Savaş, Kaymakam Selim Palamut, Manisa Milletvekilleri ve parti yöneticileri önce Selendi’de sonra romanların sürüldüğü Gördes’te görüntü verdiler. 2010 yılının ilk haftasında Manisa’nın Selendi İlçesi’nde kısa metrajlı bir film izledik. Çok gerçekçiydi. Başrolü Selendi halkının bir kesimi oynadı. Bir çevik kuvvet hızıyla toplandı ve sokağa döküldü. Ellerinde seri üretilmiş standart sopalar Mussolini’nin savaşan çeteleri sanki sahnede. Boğazlarından “Selendi bizimdir, bizim kalacak” çığlıkları yükseliyordu. Türkiye toplumunun genel ruh halini aynen yansıttılar. Bu kadar olur. Bir halkın öfkesi bir yürüyüş kolunda ancak bu kadar gösterilebilirdi. Güven verdiler, Selendi onların korumasında ebediyen payidar kalacaktı.
Yavuz Önen, “Sorun Ne?”, BİA Haber Merkezi, 06 Ocak 2010.6. January 2010
Türkiye, içinde bir şekilde taşımakta olduğu -barındırdığı- koruduğu Salazar’ı, Franco’yu, Gladio’yu, Papadopulos’u, Kontrgerillayı alt edemedi, onlarla yüzleşemedi. Günümüzde de durum değişmedi. Sorun bu. Son günlerde gündem oluşturan konular fazlasıyla çeşitlendi. Gündem hızlı değişiyor. Bu çeşitli ve hızlı gündem bayağı etkili de oluyor. Deniz Albay Dursun Çiçek ve imzasıyla dolu dolu günler yaşadık. Habur’dan PKK mensuplarının girişi yeri göğü doldurdu. Abdullah Öcalan’ın F tipi cezaevi koşulları ve protesto gösterileri günlerce gündemde kaldı. Sonra, Demokratik Toplum Partisi’nin (DTP) Anayasa Mahkemesi’nde 2007 yılında açılmış olan davası geldi gündeme. Yıldırım Türker, “Einstein'ın Derdi”, Radikal, 02 Ocak 2010.4. January 2010
Albert Einstein, savaşı gözünden bilmişti. Fizikçi, en büyük yanılgısının, F. D. Roosevelt’i Nazi Almanyasına karşı atom bombası üretimine teşvik etmişliği olduğunu ABD atom bombasını sivil nüfusun tepesinde patlattığında büyük bir acıyla anlamıştı. Hayatının kalanını silahsızlanma ve bir dünya hükümeti fikrini savunarak yaşadı. Etkin bir pasifist, bir antimilitaristti. ABD silahsızlanarak jeopolitik ve ekonomik hegemonyasından neden vazgeçsin, diye soranlara cevabı çok netti: “Amerika barış istemiyor mu?”
|
|||||||||||||||