Content on this page requires a newer version of Adobe Flash Player.

Get Adobe Flash player

Tihv

Basın Açıklamaları

Günlük İnsan Hakları Bülteni Günlük İnsan Hakları Bülteni
TİHV'i Desteklemek için

İşkence Gördüyseniz

İnsan Hakları Derneği


Türkçe > Basın Açıklamaları > TİHV Açıklamaları



Demokratik Toplum Partisi’nin Kapatılması ve Tırmandırılan Şiddet üzerine Türkiye İnsan Hakları Vakfı’nın Tutum Belgesi

Parti Kapatmalara, Tırmandırılan Şiddete ve Kışkırtmalara Karşın Barış İçin Hâlâ Umut Var! Çok Geç Olmadan Herkesi Duyarlı ve Sorumlu Olmaya Çağırıyoruz!

tihvlogo.jpg

17 Aralık 2009

Biz “dur!” demediğimiz sürece kendisini yeniden ve yeniden üretecek olan şiddet kültürü ya da, bir başka şekilde ifade edecek olursak, son günlerde tüm ülkeyi kıskacına alan şiddet sarmalı, Demokratik Toplum Partisi’nin (DTP) kapatılması kararı sonrasında yaşanan gelişmelerle vahim bir aşamaya sıçramıştır. 13 Aralık 2009’da İstanbul Dolapdere’de çekilen silahlar, bu kez, 15 Aralık 2009’da Muş Bulanık’ta patlamış ve iki yurttaşımız yaşamını yitirirken, üçü kurşunla olmak üzere 8 yurttaşımız da yaralanmıştır.

Bu ülkede yıllardır ayrımsız tüm yurttaşların başta yaşam hakları olmak üzere temel hak ve özgürlüklerinin korunup ve geliştirilmesi için mücadele veren bir kurum olarak, şiddetin siyasal ve sosyal hayatımıza egemen olmasından, dolayısıyla da toplumumuzun geri dönüşü imkânsız bir kutuplaşma ve parçalanmaya doğru sürüklemesinden tarif edilemeyecek kadar derin bir kaygı duymaktayız.

Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) olarak, bugüne değin her fırsatta, Türkiye’de insan hakları, demokrasi ve toplumsal barışın kalıcı bir şekilde tesis edilmesinin önündeki en önemli engelin “Kürt Sorunu” olduğunu ve bu sorunun demokratik, barışçıl ve adil biçimde çözümüne yönelik atılan her adımı çok değerli ve önemli bulduğumuzu, sonuna kadar desteklediğimizi dile getirdik.

Aksine, Kürt Sorunu’nun Türkiye’nin demokratikleşmesiyle arasındaki bağı koparmak isteyen, sorunu salt “terör ve asayiş” sorunu olarak nitelendiren, ekonomik, sosyal, kültürel, siyasal ve hukuksal boyutlarını ihmal eden tüm anlayış ve politikaları hep eleştirdik, onların karşısında olduk.

Ve yine her fırsatta ve zeminde, başta siyasal sorumlular olmak üzere tüm toplumu duyarlı olmaya, etnik, dinsel, kültürel ve siyasal farklılıklara hoşgörülü ve saygılı olmaya davet ettik. Bilhassa da hangi etnik kökenden, dinsel inanç ve siyasal görüşten olursa olsun tüm yurttaşların sahip oldukları temel hak ve özgürlükleri sınırsızca kullanabilmeleri için atılacak adımların hiçbir kurumun ya da kişinin onayına bağlı olmadığını, başka bir deyişle demokratikleşmenin hiçbir şarta bağlı olmadığını; temel hak ve özgürlüklerin ihlal edilmesinin de korunmasının da bir iktidar sorunu olduğunu hükümet çevrelerine hatırlatmaya çalıştık.

Bu bakımdan da DTP’nin kapatılmış olmasını akıl almaz ve kabul edilemez buluyoruz. Her şeyden önce siyasî partileri kapatan, böylelikle yurttaşların bir bölümünün kendilerini siyasal alanda temsil ve ifade edebilmelerini, çıkar ve ihtiyaçlarına ilişkin talepte bulunmalarının yasaklandığı bir demokrasi tasavvuru anlaşılır gibi değildir.

Başta Birleşmiş Milletler Evrensel Bildirgesi olmak üzere Türkiye’nin altına imza attığı pek çok uluslararası sözleşme ve belge yurttaşların seçilmiş temsilcileri aracılığıyla ülkesinin yönetimine katılma hakkını güvence altına alır. Ancak, bu hakkın kullanımı bir tek istisnayla sınırlanabilir ki, o da “şiddet” ve onunla eşdeğer tutulan “ırkçılık” ve “nefret söylemi”dir. Oysa DTP’nin ne program ve tüzüğünde ne de bugüne kadar kullanageldiği politik söyleminde şiddeti savunan ve kullanımını teşvik eden ya da ırkçılık ve nefret söylemi içeren bir ibare bulunmamaktadır. Hatta Anayasa Mahkemesi’nin kapatma gerekçesinde bile bu yönde bir tek gönderme yoktur. Bu bakımdan kapatma kararı, Türkiye’nin de üyesi olduğu Avrupa Konseyi’nin anayasa hukuku konularındaki danışma organı konumunda olan “Venedik Komisyonu”nun siyasî partilerin kapatılmasına dair belirlediği ilkelere de aykırı düşmektedir.

Hukukun siyasallaştırılması sonucu alınan bu karar ile cumhuriyet tarihi boyunca yok sayılan, ayrımcılığa uğrayan, etnik ve kültürel haklarına hep sınırlama getirilen Kürtler, bir kez daha siyasal ve demokratik zeminden uzaklaştırılmış olmaktadırlar. Zira verili siyasal koşullarda Kürtlerin etnik ve kültürel taleplerini dile getirmek, bu anlamdaki hak ve özgürlükleri genişletmek amacıyla kurulmuş olup yasal ve pratik engelleri aşarak TBMM’de yer alabilen bir başka siyasal parti bulunmamaktadır.

Kürt Sorunu’nun çözümü için demokrasiyi güçlendirecek adımlar atmaktan söz eden siyasal iktidarın, DTP’nin kapatılması sürecinde basiretsizlik ve hatta teşvik edici bir tutum içinde bulunması da anlaşılır gibi değildir. Siyasal partilere tahammül edemeyen mevcut demokrasimizin aslında kendi siyasal varoluşu açısından da ne denli tehdit içerdiğini çok iyi bilen iktidardaki AKP’nin sergilediği bu çifte standartlı tutum, anlaşılmaz olmaktan da öte kaygı vericidir. Hükümet, muhalefet partileri ve devlet yetkililerin Diyarbakırspor’un ligden çekilmesi gündeme geldiğinde gösterdikleri yaklaşımı milyonlarca insanın oy verdiği bir siyasî partiye göstermemeleri benimsedikleri çifte standardı ve niyetlerini daha da net ortaya çıkarmaktadır.

DTP’nin kapatılması süreci bir kez daha göstermiştir ki, militarist ve güvenlik rejimi zihniyetiyle oluşturulmuş, ülkedeki etnik, dinsel ve kültürel farklılıkları yok sayan, çoğulculuğa izin vermeyen, hak ve özgürlükleri sınırlamayı temel alan 12 Eylül Anayasası da insan haklarına saygılı bir demokrasiyi ve toplumsal barışı tesis etmenin önünde, ivedilikle aşılması gereken engellerden biri olarak durmaktadır. Bir askerî darbe ürünü olan bu anayasanın, demokrasiyi ve insan haklarını esas alan ve siyasal katılımı azamileştirmeyi hedefleyen bir anlayışla kökten değiştirilmesi gerektiğini bir kez daha vurgulama ihtiyacı duyuyoruz.

DTP’nin kapatılması sonucunda ifade ve örgütlenme özgürlükleri kısıtlanmasıyla bu partiye oy ve gönül veren Kürt kökenli yurttaşlarımızın bir kez daha ayrımcılığa maruz kaldıkları çok açıktır. Bu bakımdan uğradıkları haksızlığa karşı yine “ifade”, yanı sıra “toplanma ve gösteri yapma özgürlükleri”ni kullanarak tepki göstermekte çok haklıdırlar. Ancak, bu tepkilerin demokratik ilke ve teamüllerin dışına çıkarak, şiddet içermesi insan haklarının ve özgürlüklerin savunucusu bir kurum olarak bizim açımızdan kabul edilir bir şey değildir. Çünkü şiddet, başta yaşam hakkı olmak üzere temel hak ve özgürlükleri doğrudan tehdit eden, hatta yok eden bir olgudur. Bu bakımdan hak ve özgürlükleri savunma ve koruma mücadelesi sürdürürken başkalarının hak ve özgürlüklerine zarar vererek bir etik ve meşruiyet sorununa yol açılmamalıdır. DTP’nin kapatılma sürecinin, şiddet dışında siyasette, parlamentoda çözüm arayanların umudunu ve inancını da azalttığı unutulmamalıdır.

Öte yandan ülkenin dört bir yanında Kürtlere yönelik gerçekleştirilen ırkçı ayrımcı ve nefret söylemi içeren saldırılar da kaygı verici bir boyut kazanmaktadır. Bugüne kadar uygulanagelen ve her açıdan ağır yıkımlara, büyük acılara yol açan, sorunu “terör ve asayiş” soruna indirgeyen, çözüm içinse “imha ve şiddet” politikalarından medet olan anlayışlar, çözüm umutlarının göreli de olsa yeşerdiği son süreçte ırkçı, ayrımcı ve şovenist milliyetçi söylemlerinin dozunu giderek arttırmıştır. Bu tarz kışkırtıcı söylemlerden etkilenen, özelikle de ülkemizde de yoğun biçimde hissedilen küresel ekonomik krizin de katkısıyla daha da yoksullaşan, sosyal eşitsizlikler yaşayan, atomize edilerek yalnızlaşan, tutamaksızlaşan geniş kitleler ise, yaşadıkları güvensizlikleri, zayıflıkları milliyetçiliğin hem mağduriyet algısına hem güç fantezilerine bağlanarak telafi etmeye çalışmaktadır. Bu bakımdan başta hükümet, muhalefet partileri ve medya olmak herkesi tutum ve söylemlerinde daha sorumlu ve özenli olmaya çağırıyoruz. Aksi takdirde geniş toplumsal kesimlerin giderek refleks haline getirdiği ayrımcı ve nefret içerikli yok edici şiddet eylemlerinin önü alınamayacak toplumsal yarılma daha da derinleşecektir.

Kuşkusuz aktif çatışmasızlık halinin sona erdiği ve tekrar silahların konuşmaya başladığı izlenimi veren Tokat Reşadiye’de yaşanan asker ölümleri gibi gelişmeler ve devam eden operasyonlar kaygılarımızı arttıran bir başka durumdur. Bu bakımdan çatışmasızlık hali mutlaka kalıcılaştırılmalı ve operasyonlar durdurulmalıdır. Zira çatışmaların yol açtığı şiddet ortamı, siyasal alanı tahrip etmekte ve siyasetin aslî unsurları olan söze ve diyaloga imkân tanımamaktadır. Ayrıca, topluma yönelik kışkırtmalara da zemin hazırlamaktadır.

Sonuç olarak, ülkemizi ve toplumumuzu nereye varacağını öngöremediğimiz karanlık mecralara sürükleyen bu şiddet sarmalındaki tırmanışa çok geç olmadan son verilmelidir. Bu bakımdan yetkili yetkisiz herkesi, her kesimi sağduyulu ve sorumlu davranmaya davet ediyoruz. Yirmi yıllık bilgi ve deneyim birikimini,  yaşanan toplumsal travmanın aşılması için seferber eden Türkiye İnsan Hakları Vakfı olarak bizler, sorunun tek çözümünün, tanımı gereği şiddeti dışlayan siyasal alanda olduğunu vurguluyoruz.

Zira hiçbirimizin gidebileceği bir başka Türkiye yok.

Türkiye İnsan Hakları Vakfı




Google Bookmark Save to Yahoo! My Web Del.icio.us Wong It! DiggIt! TechnoratiFaves Furl It Ma.gnolia Newsvine